Mekanikler
I
İstemediği bir günün sabahına uyandı yine. Hiç yataktan çıkası yoktu, hatta zorla uyanmıştı. Uyandırılmış demek daha doğru olur. Esneyerek kalktı, terliklerini giyip tuvalete gitti. Uzun uzun işedi. Geceleri tuvalete kalkmak veya su içmek onun huyu değildi. Bir anlığına gözü takıldı klozetin içine, koyu sarı. Su içmemekten olsa gerek. Yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Üç defa dişlerini fırçalar iki defa da tükürür. Bazen diş etlerini kanatıyordu fırçalarken ama onu da normal karışılıyor. Yüzünü kuruladığı sırada alarmı çalmaya başlamıştı. Uzun ve gürültülü. “Ondan önce kalkmayı başardım” diye geçirdi içinden, bilmediği ise iki saat önce üç defa ertelemeye başlamasıydı. Onları hiç hatırlamazdı, çünkü uyanamazdı. Kahve koymaya gitti sonra. Afyonunun patlaması için sabah kahvesi şarttı. Kahvaltıyı gereksiz ve zahmetsiz görür, ama kahvesiz asla. Su içmeyi geçirmedi aklından. Bir bardak kahve onu kendine getirecek ve ağzını ıslatacaktı. Suyun kaynamasını beklerken pencereden sokaktaki insanları izledi. Gün daha yeni aydınlanmışçasına kasvetli ve bulutlu, insanlar telaş halinde. İşe, okula, aylaklığa geç kalmakta olan insanlar… O bunları düşünmedi, tam penceresinin altından geçen kadının kıvrımları dikkatini dağıtıyordu. Ayılmak için kahveyi beklemesine gerek kalmamıştı böylece. Ama yine de aldı kahvesini. Suyu tam kaynatmazdı, ısınması onun için yeterliydi. Eğer su tamamen kaynamışken kahvenin üstüne koyarsa, bu defa kahvenin bitmesi daha uzun sürecek ve muhtemelen işe geç kalacaktı. Her seferinde inatla geç kalmayı başarıyordu. Ancak bu elinde olan bir şey değildi, erken ya da geç kalkmakla ilgisi olmayan bir durum. İki yudumda içti kahvesini. Montunu giyip ceplerini kontrol etti. Cüzdan, anahtar, telefon, kulaklık. Hepsi yerli yerindeydi. Eğer biri bile farklı bir yerde olursa ya kendini huzursuz hisseder ya da bir yerlerde unuturdu. Giydiği şeye göre yerleri değişiklik gösterse de genellikle cüzdan sol cepte, anahtar ve kulaklık sağ cepte, telefon ise arka cepte veya montun iç cebinde olurdu. Artık evden çıkabilirdi. Ayakkabılarını bağladı bir ömür boyunca. Ve kapıyı kapatıp metroya doğru yürümeye başladı. Yine.
II
Sesler tümüyle birbirine karışmaya başladı. Konuşmalar, şarkılar ve kalan her şey. Arasından belli belirsiz bazı cümleler seçilebiliyor, kulak kabartılırsa ilginç şeyler çıkabilir. Sesler bir uğultu gibi gelmeye başlıyor sonra. Uğultuların içinde tek başına. Bir şeylerden uzaklaşmak için güzel bir pratiğe benziyor. Ta ki etrafındaki uğultularla zihindekiler birbirine karışana kadar. Öyle ki, zihin bir noktadan sonra çevreyi bastırmaya başlıyor. Ve giderek kamaştıkça net ve parlak bir karmaşayla baş başa bırakıyor. Zihin uzayında süzülen düşünce parçalarına benzerdi. Belki hala öyledirler. En istenmeyen anda insanı sarıverir ve onu kendi pür “gerçekliğinden” koparıverir. Biz modern çağın insanları, üstümüze düşeni yapmalı ve hiçbir şekilde parçalanmamış ve bozulmamış ideal gerçekliğimizi bu sapkın fikirlerden korumalıyız. Sapkın fikirler! Zihnin karanlık köşelerinde kalmış ve düşünülmesinden korkulan birkaç kırıntı sadece. Bazıları kültür öncesi kalıntılar, bazıları ise kendiliğin kendisi. Genellikle en umulmadık zamanlarda hortlarlar: Yolda öylesine yürürken veya tuvalette kabızlığa çare bulurken. Tuvaletler, bedensel ve zihinsel kabızlığın ortak çözüm noktası olan mistik yerlerdir. Ama beklendiği gibi, tuvaletlerde görece daha yüzeysel fikirler zuhur eder. Varoluşa ilişkin buhranlar yine daha beklenmedik zamanlarda, ancak kişinin durumu ile paralel olarak ortaya çıkar. Psikoloji bilimi ve felsefe insanların bu kronik baş ağrısı üstüne uzun zamandır yeni baş ağrıları üretiyor. Bunları kavramak için bir ömür gerek herhalde. Ben daha yerel şeylerin peşindeyim, zaman zaman çocuklaştıran şeyler ya da olmadık zamanda akla gelen olmuş, olabilecek ya da olamamış mümkünlerin kafamın içini istila etmesi. Bunun üstünde hiç durmayan insanlar da var ki onları gerçekten takdir ediyorum.
Az öncesine geri dönersek kafamın içinde çakan çakamayan tüm şimşeklerin oluşturduğu gaz ve tuz bulutundan bahsediyorduk. Küçükken, beni rahatsız eden veya iğrendiren bir şeyi düşünmeden duramazdım. Ve o şeyler inatla gözümü kapattığımda orada olurlardı. Şimdikiler ise bunun daha kurgusal versiyonları. Birisi tarafından arandığında en kötü kıyamet senaryosundan en naif tahmine kadar hemen her şey aynı anda geçer aklından. Veya aldığın herhangi bir mesajdan sonra niyet okumaya ve ihtimal kurmaya başlarsın. Engel olamazın bunlara. Mastürbasyon sırasında en istemediğin ya da istememen gereken kişinin bir anda aklına gelmesinden farksızdır. Zihin dediğin o kurmalı saat – kim tarafından kurulduğu soru işareti - artık senin kontrolünden çıkmıştır. Ya da hiçbir zaman senin kontrolüne girmemiştir. Susmak bilmez, bazen seninle uzlaşır bazense köstek olur. Düşündükçe düşünürsün, kayboluncaya dek. Bazen çocukça bir merak, bazen de huzursuz edici bir an, bazense bir dehşet yansımasıdır. Kendini bildin bileli, düşünmekle lanetlenmiş gibi.
Anlatılar, insanlığın hayvanlardan ayrılan en önemli noktasının düşünebilmek ve fantazya kurabilmek olduğunu söyler. Peki ya bu bir armağan değil de cezaysa? Düşünmekle lanetlenmişizdir belki de…
Gündüz düşü denen garip olgudan damlayanlardı bunlar. Sanrısal denebilecek kadar sanrı, gerçek denebilecek kadar gerçek. Ama onun ekseninde ondan ayrılmış. Sesler ve uğultular yeniden ayrışmaya başlıyor. Gösteri bitti, bar kapanıyor!
III
Neleri esnetip dönüştürebileceğini düşündü önce. Ona bu güç bahşedilmişti neticede. Ateşe hükmetme gücü. Kahreden ve yaratan kişi yerine koydu kendisini. Kırmızı, sarı, siyah ve diğer renkler… Sonra gökkuşağı girer içine. İskemlesinden kalkıp ağır adımlarla tezgâhının başına yaklaştı ihtiyar. Ellerini kaldırdı ve gözleriyle okşarcasına baktı onlara. Kapkaraydılar. Ateşe hükmetmenin karşılığında ellerinin güzelliğini vermişti. Yarım asra yaklaşan ustalığının kanı teri ve gözyaşı işlemişti ellerine. Elini kum çuvalına daldırdı, onların bile yumuşaklığını hayal ettiğinde hissediyordu. Yumuşaklığı yaktı tavın içinde. Eriyen kum giderek sıvılaşıp kızardıkça bakılmaz bir kor oluyordu tavın içinde. Artık gözlükle bakma vakti gelmişti kora. Alnında gezdirdiği siyah gözlüğünü gözüne indirdi ve sabitledi. Eline aldığı uzunca demirin ucunu uzattı kıpkırmızı korun içine. Erimekte olan kor, demirin yalnızca ucunu ısıtıp sardı onun etrafını. Yeterli zaman geçtiğinde giderek jel kıvamlı bir sıvıya döndü demirin ucundaki. İhtiyar adam, tüm gücüyle kaldırdı onu tavından, bakabildiği kadar kısa bir süre baktı ona. Bu bir saniye, bir ömür sürmüştü neredeyse. O kırmızı aleve şimdi gerçek bir ruh üfleyip cana kavuşturması gerekirdi. Ancak ona ruh üfleyip şekle getirdiğinde, onu tehlikelere açık hale de getirecekti. Kırılgan ve savunmasız… Acıdı o alev topluna. Esirgemek ve bağışlamak istedi onu, tabi elinden geldiğince. O bunları düşünürken, o kızıl ateşin içinden bir damla kıvılcım altındaki suyun içine düştü. Su kaynadı, taşma raddesine kadar. Dikkatsizliğine kızdı ihtiyar adam, telaşla elindeki demiri ve eriyiği tavın içine geri koydu. Eldivenlerini değiştirip suyun içindeki saydam cam parçasını aldı. Işıl ışıl ve berrak bir damlaya dönüşmüştü elindeki. Onu tezgâhının kıyısına koyup işine geri döndü. Ancak damla durmadı yerinde, yere yuvarlanıverdi bir anda. İhtiyar aldırmadı ona, tavdaki kora şekil vermeyi sürdürdü. Damlacık orada, üstünde çizik bile olmadan duruyordu. İhtiyarın gözünü aldı üstünden parlayan ışık. Ellerini gördü camdaki yansımasında, kırışmış yüzünü ve ağarmış saçlarını. Gözlerindeki yorgunluğu siyah gözlükler gizliyordu. Dayanamadı, elindeki her şeyi bir kenara bırakıp bir çekiç aldı. Damlanın ucundan uzanan ince kuyruğu en uç kısmında hafifçe vurdu çekiciyle. Tuzla buz oldu oldu camdan damla, ihtiyar adam işine devam etti.
IV
Göl kıyısından bir martı havalandı göğe doğru. Kanatlarının açıp yükselirken gözlerim ona takılı kaldı öylece. Ufak vahşi hayvanın böyle görkemli görünmesine şaşırdım. Martılar normalde simitle beslenen arkadaş canlısı hayvanlar görünür bize, yani şehirlilere. Kanatlarını açıp çok yükselmeden süzüldü. Müthiş bir dengeyle gölün üstünde tur atıyor, bir yandan da kafasını çevirmeden etraftaki avlarını kolluyordu. Kuşlar garip canlılar demiştim. En eski zamanlardan beri evrimsel uyun uçabilme yetisi ile ilişkilendirilmesi insanın bu yöndeki kısıtlılığı ve kompleksi belli ki. Kıyametin dehşetinden uçarak kaçabileceğimizi sanıyoruz çoğumuz, tıpkı melekler gibi… Ben bunları düşünürken martı birkaç tur daha attı ve kanatlarını çırpmaya başladı. Giderek bir kurşun gibi hızlandı ve göle doğru dikine inmeye başlamıştı. Şu noktada bir kartaldan farkı yoktu gözümde. Görkemli ve hayret uyandıran kuş deyince neden insanın aklına kartal gelir ki? Belki de avcı ve hükmedici oluşundandır. Tam o sırada martı suyu yararak içine girdi ve ağzında akşam yemeğiyle yeniden havalandı. Balık gagada debelendikçe martı kanat çırptı. Normalde tek lokmada onu yutması gerekirken neden yutmadı ki? Belki de daha sonra yemek için saklayacaktır.
V
Delikanlı masasının başına oturduktan sonra rubik küpü eline aldı. Rubik küpleri bilirsiniz, hani şu altı yüzü de farklı renk olup her yüzünü aynı renge denk getirmeye çalıştığınız. Çoğu kişi bu küpü ya hiç çözemez ya da şansına bir veya iki defa çözdüğü olmuştur. Ancak tekniği bilen ve bunun üzerine kafa yormuş olanlar için durum başkadır. Onlar, küpü sıradan yöntemlerle çözmeyi normalleştirdikleri için artık yeni yollar ve daha karmaşıklaştırıcı formüller bulmaya çalışır. Ya da zamana ve kendine meydan okuyarak olabildiğince kısa sürede çözmeye çalışırlar. İşte o delikanlı da çözümü normalleştirenlerdendi. İlk bir dakika içinde küpü çözdü, bozdu ve yeniden çözdü. Tekrar, tekrar ve tekrar. Bundan ne tür bir haz aldığı dışarıdan pek belli olmuyordu. Sadece ağzı yarım açılıyordu ki ben bunun yaptığı şeyin sıradanlaşmasına yoruyorum. Aslında yaptığı şey bir çözüm üretmek sayılmayabilirdi, her defasında bozmak için yaptığı hamleleri tersinleyip tüm yüzleri aynı renge getiriyordu. Bir, iki, üç… 6 veya 7. Den sonra küpü yeniden karıştırdı ve derin bir nefes alıktan sonra tekrar başlamadı. Küpü bir kenara koydu ve masadan kalktı…
VI
Herkes elmanın ağaçtan düştüğünü gördü, ancak bir kişi çıkıp bunun arkasında olanı merak etti. Ve biz bugün onu Issac Newton olarak tanıyoruz. Elma hikâyesinin ne kadar doğru olduğu da tartışmalı, ancak kafasına düşmüş şekilde varsayabiliriz. Ancak günün sonunda bize kalan şeyler az buçuk belli: ağaçtan yere dik bir düzlemde ivmelenen bir elma, temas ettiği bir yüzey ve çarpma anında karşılaştığı durağan bir eylem veya karşı eylem. Temel fiziğin üç asal değişmezini kucağımıza bırakıp öylece bilim tarihine karışan bir anlatı işte. Dediğim gibi, hikâye başka gerçekleşse de bıraktığı sabitler aynı:
- Cisim üzerinde dengelenmemiş bir dış kuvvet etki etmedikçe hareket durumu değişmez.
- Cisim üzerindeki net kuvvet, cismin kütlesi ile ivmesinin çarpımına eşittir.
- Her etkiye karşılık eşit büyüklükte ve zıt bir tepki vardır.
VII
Bir bakarsın oyuncağın kırılmış
Arkadaşın sana küsmüş darılmış
Kavga etmiş, kaşın gözün yarılmış
Yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum
Böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
Zaman değirmenini durdurmak kolay değil
“Ama babacığım…”
Sendeki sen sana soru sorunca
Ortaçağ’ı Galilei’i bilince
Okuduğun İnce Memed olunca
Yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum
Böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
Zaman değirmenini durdurmak kolay değil
Ama babacığım…
Pırıl pırıl bir ilkbahar gününde
İlk aşkının gerçeğinde düşünde
Bir burukluk varsa eğer içinde
Yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum
Böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
Zaman değirmenini durdurmak kolay değil
“Ama babacığım…”
Yaşadığın gördüklerin dışında
Mutluluğu kuytularda bulunca
Bir de şöyle etrafına bakınca
Yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum
Böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
Zaman değirmenini durdurmak kolay değil
“Ama babacığım…”
Bir gün gelir dünya sana uymazsa
Değiştirmek eğer elden gelmezse
Şarkılarım sana miras kalmışsa
Yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum
Böyle büyür insanlar, ağlamak çare değil
Zaman değirmenini durdurmak kolay değil
“Ama babacığım…”
(Fikret Kızılok)
VIII
1962 ve 1963’te Türkiye siyasi tarihi içinde iki önemli dönemeçten geçer. 27 Mayıs ihtilali sonrasında hükumeti kuran İsmet İnönü ile yönetimi sivillere, hele de İnönü’ye devretmek istemeyen albaylar cuntası karşı karşıya gelir. Bu cuntacı albayların başını ise Harp Okulu komutanı Albay Talat Aydemir çeker. İkisi de birbirini adeta düşman bellemiştir: Bir tarafta Kurtuluş Savaşı kahramanı İsmet Paşa, diğer tarafta ise daha kırklı yaşlarında ihtilalci bir albay. Türlü çeşitli gerilimlerin sonunda bu iki asker, kozlarını 22 Şubat günü paylaşır. Talat Aydemir beklenenden daha güçlü çıkmıştı. Aydemir’in örgütlediği Harp Okulu öğrencileri ve kara kuvvetleri subayları bir karşı darbe hareketi planlamıştır. Deniz kuvvetleri ve hava kuvvetleri ise İnönü’nün emrindedir. Ancak o gece kritik bir şey oldu. Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Gürsel, bakanlar ve bazı milletvekilleri Çankaya Köşkünde kriz toplantısı yapıyordu. Bu esnada köşkün muhafız alayı ve Aydemir’in safına katıldı. Komuta Aydemir’i destekleyen bir süvari komutanının eline geçmişti. Köşk çepeçevre kuşatılmıştı. İnönü ve yanındakiler sipere yatmıştı. Süvari komutanı, Talat Aydemir’i arayıp “tüm devlet ricali ve parti başkanları elimde, hepsini enterne edip hesaplarını göreyim mi?” diye sordu. Aydemir o kritik cevabı verdi: “Bırak gitsinler, benim onlarla bir hesabım yok.” İnönü ölmeyi göze almıştı ancak Aydemir öldürmeyi göze alamamıştı. İşte bu noktadan sonra bu mücadele İsmet İnönü ve demokrasi lehine işlemeye başladı. Aydemir ise, 1963’deki ikinci darbe teşebbüsünün ardından idam edildi…
IX
Neydi şimdi umulmadık zamanda insanın aklını bulandıran? Hem kendine çeken hem de en ufak bir zayıflık anında yutuveren şey. Bir bataklık gibi insanın karşısında duruyor şimdi. Ama bütün güzelliğiyle orada. İnsanın iradesini ortadan kaldırıp kendine çeken. Bir söz vardı, nerede geçtiğini bilmiyorum. “Kadınlar, kendine çeker sonra da fırlatıp atarlar. Kendilerini diğer insanlardan daha aşağılık ve silikmiş gibi gösterir, el ayak çekilince de sımsıkı sarmalarlar. Ölmüş gibi derin uyurlar. Belki de uyumak için yaşıyorlardır…” Belki bu çok radikal bir bakış ama o anlatıda özünde olan belki de aynı şeydir: Femme fatale. Bir karadul gibidir, bütün güzelliğiyle seni kendine davet eder ve ona kapıldığında ise tüm benliğini senden alır. Ölümle dans etmek gibi. Bir tür irade savaşı da denebilir. Kaçman veya uzak durman gereken kırılgan zamanlarında çıkar insanın karşısına. Bazıları femme fatale olduğunun farkında olarak kullanır bunu. Bazıları ise bunun farkında olmaz. Kadınlar için böyle bir kavramın üretilmiş olması cinsiyetçi bir fikir olmaktan öte, yayın karşılaşmaların ve kültürel dinamiklerin bu tip durumlarla dolu olmasındandır. Yoksa kadınlar femme fatale’dir gibi bir yargıya varmak olmaz. Ama dişiliğini kullanarak istediğini elde eden kadınlar da yok değildir. Bana ise bazen bir karadelik gibi gelir bu durumlar, ışık dahi ondan kaçıp kurtulamaz. Lisede herkesin âşık olduğu o kız gibi ya da. Aklı ve iradeyi yok sayan ve atomlarına ayıran bir güç gibi sanki. Bilmiyorum. Farkındalıkla yaklaşmak nasıl hissettiriyor bazı şeylere pek anlayamıyorum ya. Bilinmezin ortasında bir gemi oluveriyorsun o anda. Gözlemlerim bu en azından. Ve insanın aklında bir soru beliriyor: Şimdi ne yapmalı?
X
Saçı hiçbir zaman istediği gibi şekil almazdı zaten. Artık bir takıntıya dönüştüğü için de boş zamanlarında bile aynanın karşısına geçip saçını tarardı. Son üç yıldır hep aynı yöne tarıyordu saçlarını, o yüzden artık başka şekiller de denemiyordu. Ama bir gün tarağı eline alıp bakakaldı ona. Kafasını kaldırıp aynadaki yansımasına baktı sonra. Ne kadar uzun baktığını kendi de bilmiyor. Ne kadar zamandır aynada kendisine bu şekilde bakmadığını da. Tarağı sol eline alıp saçlarını taramaya başladı sonra. Gözünü hala aynadan ayırmamıştı. Saçı ve eli yabancıydı ona, sanki başka birinin saçını tarıyormuş ve sanki başka biri onun saçını tarıyormuş gibi. Saç diplerini daha iyi hissettiğini sandı. Gülümsedi. Yüzündeki çizgiler gülümseyince daha belirgin oluyordu. Öylece gülmeye başladı, neye güldüğünü bilmiyordu. Öyle içten, öyle çocukça… Öylece gülüp geçti. Saçlarını taramayı bitirip de aynanın başından ayrıldığında tarağı her zamanki yerine koydu. Saçları yumuşacık olurdu normalde, ama bu sefer pek de iyi tarayamamıştı. Aldırmadı, saatini çıkarıp sağ koluna taktı. “Bugün de başkasının kollarıyla gezmeye karar verdim.” diye geçirdi içinden. Ara ara farkında olmadan sigarayı tersten yaktığı dalgınlık hallerinde olurdu, ama bu onlardan değildi. Cesaretlenmişti, yapmadığı şeyleri yapmak insanı bir yandan iyi de hissettiriyormuş. Otobüs durağına kadar bir arka sokaktan yürümek istedi. Heyecanla ayakkabılarını giyip evden çıkacağı sırada duraksadı. Gergin bir gözle baktı etrafına. Kapıyı çektikten sonra saatini yeniden sol koluna taktı.
XI
Rüyamda onu gördüm bu gece, sabaha karşı. Neden bilmiyorum ama içim fazlasıyla ferah kalktım. Hiç kalkmadığım gibi. Çok da uyumamıştım zaten. Yüzü çok zamandır yoktu zaten. Onu görmek istediğim gibi gördüğümü sandım önce. Unutmaya çalışıyor, ondan kaçıyormuş gibi. Kaçtıkça orada beliren yüzüydü işte karşımdaki, her zamanki kadar duru ve gerçek. Gerçek? Belki de değil. Şimdi ve buradaydık ikimiz de, yan yana. Zihnimde ya da bir yerde kahve içerken olması neyi değiştirir ki. Yanımdaki başka birine bir şey anlatıyordu, ben de yanında onu izliyordum. Sesi yoktu, ama ben duyduğumu sanıyorum. Başta ne anlattığı çok da önemli değildi. Ama sonradan kulak kesilmiş halde buldum kendimi: Biriyle bir şeyler yaşadığını ve bu ilişkiden bahsediyordu. Sözlerinin örtüsü kalkmamıştı, bana bakmıyordu. Anlattığı kişi ben miydim bilmiyorum. Ama olmasam daha iyiydi. Mekân ve zamandan bağımsız da değildik. Üstünde gri parlak bir elbise vardı. Bir galadaydık, ya da ben öyle sanıyorum. İlk uyandığımda üstünde fazla durmamıştım. Rüyadır neticede. Ama gün içinde saatler ilerledikçe düşünürken buluyorum kendimi. Artık zihnimin köşelerinde nereye kaçmaya çalışsam onunla karşılaşıyorum. Rüyalarımda bile. Ya da en önce orada karşıma çıkmaya başladı. Belki de en korkulan da bu ihtimallerden biriydi. Yine bir rüyada, aynaya baktığımda onunla karşılaşmak…
XII
Boşluğun çağrısı, kulağa hem garip hem de epik geliyor. Hepimiz bunu bir defa yaşamışızdır. Bir uçurumun yamacında veya yüksek bir köşede insanın içini kaplayan bir korku ya da huzursuzluk. Düşmekten duyulan korku değil, “Ya ben atlarsam” sorusunun yankılanması bu. Gündelik hayatta demiryollarının kenarında veya metro peronlarında da bu soru çok sorulur: “Ya şimdi atlarsam?” Herkes bunu düşünmüştür ama büyük bir çoğunluk atlamamıştır. Çünkü bu, olabilecek bir ihtimalin ötesindedir. Pek çok kişi ölmekten korkar, sonunda ölüm olabilecek bir ihtimale mantıklı yollarla yaklaşmaz. Nitekim bu düşünce de bir ilkel dürtünün kalıntısıdır, bir hayatta kalma mekanizması. Ölümden koruyup “yaşama” bağlayan bir çalışma prensibi. Aslında kimse atlamayacaktır ancak bu tip eşikler insanı adeta kendine çağırır. Tekinsiz bir çağrıdır bu. Kulak verilmemesi gereken, sadece o boşluğun veya eşiğin tekinsizliğini ve güvenilmezliğini yeniden hatırlatan bir çağrı. Boşluğun çağrısı…
XIII
Çarklar birbiri ardına büyük bir süratle çalıştı, çalıştı ve çalıştı. Her dişli sisteminde olduğu gibi küçük çarklar ve dişliler kendisinden sonraki daha büyük dişlileri harekete geçirir ve hep birlikçe çalışırlar. Her bir çarkın hareketi kendisinden bir öncekine bağlıdır. Bu sayede enerji daha kolay bir şekilde harekete dönüştürülebilir. Başta su ve yel değirmenleri ile hayatımıza giren bu tip dişli sistemleri artık modern hayatımızın neredeyse ayrılmaz bir parçası. En azından sanayi devrimi ile gelen teknik devrim üstünden okunabilen tarihsel çizgide. Dijitalleşen dünyanın ihtiyaçları belki de hiç durmadan dönen çarklardan daha fazlasıdır. Kendi etrafında sadece dönen tek bir dişlinin, etki tepki ilişkisi ile sağladığı fayda bana gerçekten ilginç gelirdi. Ama tüm bu çarklar bütününün hiç durmaksızın bir dönme hareketi içinde olması daha ilginç geliyor artık. Dönel hareket sağlayan bir çarklar bütünü. Aslında bu şey, dışarıdan bakıldığında tam bir devir daim makinesi. Kendi enerjisini kendisi sağlıyor ve hiç durmadan, yaptığı şey her neyse yinelemeye devam ediyor. Hiç durmaksızın hareket eden bir makine. Pas yok, tekleme yok. Teknik devrimin başarısını göstere önemli bir simge. Bu tip bir makine bir zamanlar çok konuşulmuştu. Bir sanat müzesinde, etrafındaki kan benzeri sıvıyı belirli bir çevre içinde tutmaya çalışan robotik bir kol. Kol devamlı sıvıyı kendisine doğru olan alana doğru çekiyor, sıvı ise o çektikten sonra başka bir yerden tekrar o çemberin dışına çıkıyordu. Belirli bir dairesel alanda hareket edebilen tek bir mekanik kol. İlk yerleştirildiğinde atik ve dinamik olan bu robot kol zamanla paslanmaya ve daha ağır hareket etmeye başlar. Günün birinde muhtemelen çürüyecek ve artık o tek işlevini yapamaz hale gelecektir. O sanat müzesindeki robotik kolun ismi de manidardır: “Kendime Yardım Edemiyorum”. Bunun kadar çarpıcı bir şey de, bu tip bir devir daim makinesinin durması olsa gerek.
XIV
Nerede duyduğumu hatırlamadığım bir cümle var, bir süredir kafamın içinde öylece çınlıyor. “Dünyayı bir defa çocukken algılarız, geriye kalan her şey hatıradır.”
XV
İnsanlar birbirlerine sandığımdan daha çok benziyormuş. Aslında ilk anlatılanlardan beri bu varsaydığımız bir şeydi. Ama bir yanıyla düşününce de tuhaf geliyor. Başka kültürlerden insanlardan korkardım. Buna korkmak da denemez. Aynı dili konuşmuyorsun aynı kıtada yaşamıyorsun, bu nedenle aynı zamanı bile paylaşmıyorsun. Gözünde fazla idealize ettiğin bir toplum geliyor gözünün önüne. Her şey güllük gülistanlık. Herkes dert üstü murat üstü. Ama aslında onlar da bize benziyorlar. Yürüyüşleri, konuşmaları, tavırları… Sana benziyorlar, bana benziyorlar. Kökünde aynı şeylerden korkuyoruz, aynı şeylere seviniyoruz belki. Ama kültürlerarası ince nüanslar düşündükçe veya yaşadıkça koca koca uçurumlara dönüşmeye başlıyor. Yersiz yurtsuz gibi hissediyorsun kendini. Bazen kendi insanlarının arasında da fazlalık gibi hissettiğin olmuştur. Ona benzer bir his belki, tarif etmesi zor. Ama garip olan, kimse seni yadırgamıyor. Sokakta yürürken kim olduğun ya da olmadığın önemli değil. Dışardan bakıldığında diğerlerinden ayırt edilemiyorsun. Biri sana bir şey soracağı zaman “O buralı değil” demiyor. Korkutan veya can sıkan duvarlar sadece kafamızın içinde olsa gerek diye düşünüyorum hal böyle olunca. Gel gör ki o korku ve duvarlar biriyle konuşmaya görsün. Tekrar kat kat yükseliyor kafamda ve önümde. Karşındakine dert anlatamamanın acizliğini hissediyorsun. Hal böyle olunca da ya sen onların dünyasında yer almıyorsun ya da onlar senin dünyanda. Yalnızlaşıyorsun, yürüdüğün her sokakta, attığın her adımda. Kendi içine dönüp düşünmeye başlıyorsun. Dünyanın dönüşüne ya da yağmurun yağışına kafayı takıyorsun. Emekli olduktan sonra yapacak iş bulamayıp herkese emir yağdıran albaylar gibi. Kafayı olur olmadık şeylere takıyorsun işte. Dönüp baktığında kendine sorman gereken soru belki de şudur: ördüğün o ipekten, güvenli kozanın içinde mutlu musun? Kaçıyor musun yoksa kendini mi koruyorsun? İşte bütün soru bu.
XVI
Bilimkurgu edebiyatın öncülerinden Issac Asimov, bugün bile geçerli olan ve insansı robotların varlık prensiplerini ortaya atan Üç Robot Yasasını oluşturdu:
- Bir robot, bir insana zarar veremez ya da zarar görmesine seyirci kalamaz.
- Bir robot, birinci kuralla çelişmediği sürece bir insanın emirlerine uymak zorundadır.
- Bir robot, birinci ve ikinci kuralla çelişmediği sürece kendi varlığını korumak zorundadır.
XVII
Koridorun öte ucundan uzun çığlıklar duyuldu. Dışardan duyan biri inanın etinden et koptuğunu sanabilirdi ki bu neredeyse doğruydu. Koridorun öte ucundaki odada bir kadın, çığlık çığlığa bağırıyordu. Etinden et koparcasına. Elleriyle bulabildiği ne varsa ona sımsıkı tutunmuş bir şekilde. Acısını neyin hafifleteceğini bulmaya çalışıyordu. Etrafındaki bir iki kişi hiçbir şey yapamadan onu izliyor, bir kişi ise onun bu acısını dindirmeye çabalıyordu. Çığlıklar burada normal sayılabilirdi, ama bu denli fazlasını kimse bu zamana dek duymamıştı. Kadıncağız, iki bacakları havaya kaldırılmış, ağrıdan ve acıdan neredeyse baygınlık geçirmek üzere nefes nefese çığlık atmaya devam etti bir süre daha. Bacaklarının arası çoktan ıslanmış ve kanlanmıştı. Bacakları sürekli kasılıyor, içinde dokuz aydan beri taşıdığını dışarı atmaya çalışıyordu. Tuhaf bağlar kurmuştu onunla. Zaman zaman daha içindeyken bağrına basmış, zaman zamansa düşürmek istemişti. Aradan geçen günler ve haftalar sonunda zaman hepsini bu noktaya getirmeyi bilmişti. Hatta beklenenden erken bile. O nedenle doğumun başarılı olup olmayacağı bir nebze belirsiz denebilirdi. Tüm bu zaman zavallı kadıncağızın gözü önünden bir film şeridi gibi geçerken kasılmaları şiddetleniyor, yanı başındakiler de ona derin nefes alarak ıkınmasını telkin ediyorlardı. İçinden çıkan başın genişliğini vajinasında hissetti. Sanki yırtılmak üzere gibi. Son bir defa daha, son bir defa daha gücünü toplayabilirse eğer… Derin derin nefes aldı. Dişleri sıkmaktan sanki kırılmak üzere olmasına rağmen bir defa daha dişlerini sıkıp ıkınmaya başladı. O küçük et parçası yavaşça kaydı bacaklarının arasından. Kayışını tüm bedeniyle hissetti. Ebe kadın, bacaklarının arasından aldı onu, göbek bağını bir hamlede kesiverdi. Kadıncağız yattığı yerde neredeyse yere yığılmıştı. Hala bacakları titriyor, vücudu kasılıyordu. Bacaklarının arasından akan tüm o kan, irin ve diğer katı sıvı kalıntılara aldıracak hali yoktu. Ebe kadın çocuğu aklayıp paklamadan önce poposuna vurdu. Bir, iki üç… Ses soluk yok. Bir iki üç… Sessizlik. Ebe kadın birkaç defa daha vurdu çocuğun poposuna. İlk nefesler ve çığlıklar duyuldu koridorun öte ucundaki odada. Az önce annesinin feryat figan çığlıklarını şimdi dünyaya yeni gelmiş o el kadar çocuk yüklenmişti. Etraftakiler çocuğu havlulara sarıp temiz suyla yıkamaya koyulduklarında, annenin hıçkırıklı ağlayışı yankılanıyordu koridorun öte ucundaki odada.
IXX
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada nasırdan çektiği kadar.
Hatta
Çirkin yaratıldığından bile o kadar müteessir değildi
Kundurası vurmadığı zamanlarda anmazdı Allah’ın adını
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendi’ye
Mesele falan da değildi “to be or not to be” kendisi için
Bir akşam uyudu
Uyanmayıverdi
Aldılar, götürdüler
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü
Duysalar öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet
Alacağına gelince
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin
Tüfeği depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı
Ne matarasında dudaklarının izi
Öyle bir rüzgâr ki
Kendi gitti
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı kahve ocağında
El yazısıyla
“Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı”
(Orhan Veli)
XX
Evin önünde gri bir parke taşı duruyor. Çoktan beri. Yağan yağmurda sırılsıklam olmuş, griden karaya dönmüş rengi. Evin yolunda ya da kentin sokaklarında onun gibi yüzlercesine baka baka yürürüm. Bu defa nedense buna kafam takıldı. Çöp tenekesinin yanına onu durdursun diye konulmuş. Üstünde “B. Belediyesi” yazıyor. Yağmurda yazı silikleşmiş tabi. Kim bilir ne zamandır orada. Nereden geldi, nereye gidiyor. Madden bir yere gittiği yok şimdilerde, ama bir yerden geldiği muhakkak. Kumdan çakıldan veya daha büyük bir kayanın, dağın parçasından. Bir taşın hikâyesini bu zamana kadar niye kimse anlatmamış acaba? Nesneler arasında bu tip bir anlatılar hiyerarşisi olması düşününce garip geliyor. Bir çöp kovasının yanında duran taş ile Milyon Taşı arasında anlatmaya değer fark yaratan şey bizim onlara yüklediğimiz anlamlardan öteye gitmese gerek. Belki biraz uç örneklerden bahsediyoruz ama temelde mesele aynı sanırım. Kimin hikâyesi anlatmaya değer. Napolyon’un mu, yoksa bir taşın mı? Eğer taşın ise bu taşın hangi taş olduğu da ayrı bir soru işareti. Kaldırım taşları mı yoksa bir Ay taşı mı? Bu kadar “demokratik” bir dünyada bile anlatıların ve anlatmaya değer olanların böyle bir hiyerarşide olması ironik doğrusu. Yüzyılların gelen düşünme pratikleri o kadar içimize işlemiş ki kolay kolay sıyrılamıyoruz. Dünyayı algılama biçimimiz bu şekilde süregelmiş. Başka türlüsü delilik ile sanatçılık arasında ince bir çizgide sallanıyor. Artık kimin hangi kategoriye gireceği de toplumun algı düzeyi ve yaşanılan çağa kalmış. Ama birçok kişi muhtemelen bir kaldırım taşının hikâyesini anlatmaya kalkışan birinin yaptığı şeye “vakit kaybı” diyecektir. Hikâyesi olan bir taş… İdeal bir topluma ve dünyaya ulaşma yolumuzdaki önemli “kilometre taşlarından” biri de herhalde budur. Ya da değildir. Eskiden bir yerde taş müzesi gördüğümde saçma ve gereksiz bulurdum ama şu an bakınca bu açıdan hiç de fena fikir değil. Bir taşın anlatıya kavuşması ya da müzelik eşya olabilmesi için ille üstünde peygamber denen birinin dolaşmış olması gerekmiyor. Ama bu yine kendi içinde bir hiyerarşi doğuruyor işte. Yine de ilerleme yolunda dikkate değer bir adım. Günün birinde çıkıp da biri “Sen neden üstünde B. Belediyesi yazan ve çöp tenekesinin yanında duran kaldırım taşının öyküsünü anlatmayı seçtin” diyecektir. Birincisi, ilk gördüğüm gözüme çarpan oydu. Kendisini daha öncesinde tanımıyordum ve bir ilişkim olup olmadığı hakkında fikrim yok. İkincisi de tam bu yüzden. Herhangi bir taşın da anlatmaya değer bir hikâyesi olabileceğini göstermek için. Tabi bunun izinin sürülmesi ve elle tutulur bir şekilde inşa edilmesi gerekiyor. Tüm bunlar üstüne düşünmek yerine gerçekten taşın hikâyesini anlatabilirim. O zaman amaçtan sonuca doğrudan bir geçiş oldurdu. Ancak bu bambaşka bir mesai ve çaba gerektiriyor. Belki başka bir zaman. Ama bu ne kadar sürdüğünü bilmediğim kafa patlatmam, herhalde taşın öyküsünden daha öte bir şeye yaramıştır. Ya da ben öyle sanıyorum.
XXI
Ruhum maddeden ayrılabileceğine dair kesin bir dayanağımız yok. Belki de ruhun kendisi, maddi atomların bir toplamıdır. Maddeleri de atomları da bir kenara bırakacak olursak bu soru belki binyıllardan beri kafamızı kurcalıyor: Biz neye ruh diyoruz? İnsanın bedensel varlığı silindikten sonra arta kalana mı? Yoksa elle tutulmaz, gözle görülmez zihin dünyamızın içinde var olduğunu var saydığımız bir mefkûre mi? Ölüm ve yaşam arasındaki ilişki bu kadar kırılganken bu ikisi arasında salınan bir benlik bilinci fikri, basit ve korkak zihinlerimiz için kozmik bir sigorta olmalıydı. Bizi teselli eden ve avutan. Evrenin böyle bir mekanizmayı kucağımıza bırakmadığı ve bize karşı duyarsız olduğu düşünüldüğünde bu oldukça nahif ve iyimser bir bakış. Eğer bir ruh fikrinden bahsediyorsak, varlık ve yokluk sahalarına da eşit mesafede olması gerekir. Tıpkı Tanrı fikri gibi. Günün birinde aciz bedenlerden ayrılıp fizikötesi dünyalarda gezinen bir ruh. Neyden yapıldığı belli olmayan. Hammaddesi belirsiz bir şeye bu kadar anlam yüklemek mantıklı mı? Ya da mesele ruh ya da fizikötesi olunca mantık aramak mı yersiz? Yine bir bilinmezin ortasında öylece sürüklenen bir dolu fikir yığını. Ama ruh ile ilgili öğrendiğimden beri beni rahatsız eden ve şaşırtan bir şey var. Ruhun “ölçülebildiği” kadarıyla maddi bir ağırlığı olduğu. Her ne kadar tartışmalı olsa da yapılan bir gözlemin sonucu bu. Bir dizi ölü insan bedeni ölümden önce ve ölümden sonra tartıldığında aradaki ağırlık farkı hep aynı çıkıyor: 21 gram. Bu elbette ki kanılanmış bir sabit değil. Ancak düşününce garip geliyor. Tüm kavgalarımız, ihtiraslarımız, hayallerimiz ve acılarımız bu 21 gramın etrafında dönüp duruyor. Gerçek olduğu varsayıldığında. Değil kozmik düzenin içinde bir zerre olmak, kendi bedenimiz ve varlığımız içinde bile bir zerre denebilecek kadar küçük. Tıpkı bir şairin dediği gibi. Ve gayrısı, laf-ı güzaf.
XXII
Oda küçük ve pek fazla ışık almayan bina aralarına bakıyordu. Bu yüzden sabaha karşı ya da akşamüstü saatin tam olarak kaç olduğunu bilemezlerdi. Pencereyi açtıklarında bazen hafif bir rüzgâr perdeleri dans ettirirdi. Delikanlı bu manzarayı seviyordu. Saatin kaç olduğunu bilmemeyi, hiçbir yere yetişmemeyi. Şimdi ikisi de o küçücük yatakta uzanıyordu. Delikanlı kızın göğsüne başını yaslamış ve sarılmış. İkisi de birbirlerinin pür ve ak bir sevgiyle öpüyordu karşılıklı. Odanın kapısı kapalıydı, ne olur ne olmaz. Çoğu zaman yalnız olurlardı bu saatlerde. Sessiz. Karşılıklı susmayı da severlerdi. Bu sessizlik onlara bazen iyi geliyordu. Konuşacak bir şey bulamadıklarından değil, anın tadını çıkarmak için. Böyle zamanlarda yumuşak bir gitar sesi yankılanırdı delikanlının aklında. Yumuşak ve huzurlu hissettiren bir yağlıboya tablosu gibiydi her şey. Ten tene uzanmış iki sevgili, bu anın tadını saatlerce çıkarmayı bilirdi. Güneş doğana ya da hava aydınlanana dek. Böyle anlarda zaman ikisi için de durmuş olurdu. Çıplak göğüsleri birbirine değdiğinde sadece birbirlerini ısıttıkları bir aktarım olmazdı. Birbirlerini ve ruhlarını, dertlerini ve sevinçlerini de aktarırlardı. Ve en son geriye sakinlik kalırdı. Düşünürlerdi, uzun dakikalar boyunca düşünürlerdi. Kimi zaman duygu yüklü veya zor zamanlardan geçtikleri oluyordu. Böyle zamanlarda konuşurlar veya susup ağlarlardı. Ağlamak delikanlı için daha kolaydı, genç kızın söylediğine göre. Genç kız daha zor ağlardı ama onun da gözleri yaşlı olurdu zaman zaman. O gün de böyle bir gündü. İkisi de iç geçirdi, önce genç kızı yanağından süzülen bir damla yaş düştü delikanlının alnına. Ardından delikanlının gözünden süzülen bir damla yaş düştü genç kızın sol göğsüne. Sarıldılar. Her zamankinden daha çok.
XXIII
Burada gerçekten olmak isteyip istemediğimden emin değilim. Zorla gelmedim ama birçok şey benim iradem dışında gerçekleşmiş gibi. Farklı coğrafyalarda ve zaman dilimlerinde olduğumu galiba zaman geçtikçe daha iyi anlıyorum. Ama bu kavrayış, biraz da kendini ifade edememekle ilgili sanırım. Nedenleri hakkında kesin bir karara varamadım. Henüz burada görüştüğüm bir “arkadaşım” olmadı. Sadece çeşitli sorumluluklar etrafında iletişimim olan insanlar var. Belki alışmak ve aşinalaşmak için gereken süre henüz geçmemiştir ama benim de bu yöne özel bir çaba sarf ettiğim söylenemez. Geçtiğimiz günlerden birinde gün içindeki ilk konuşmam (kendi kendime olanlar hariç) akşam yemeği için siparişimi almaya gelen garsonla oldu. Düşünüp farkına varınca garip geliyor tabii. Aslında Şevket Süreyya’nın da kendini bulduğu yerde olabilirim: Suyu bulmak umuduyla yola çıkıp aslında akıntının seni sürüklediği yerlerde bulunmak. Bir amaç doğrultusunda ama herhangi bir amaç gütmeden. Bu birazcık benim içinde bulunduğum garabeti romantikleştirmek olabilir. Ya da bilmiyorum. Bir önemi de olmayabilir. Hissiyatlar gelir ve gider. Bazen gitmek istediğimi ve rüyalarımda bile gittiğimi görürken, belki bana öyle geliyordur, bazen kalıp tadını çıkarmak istiyorsun. Ya da kalıp zorluklarıyla yüzleşmek. Çok defa sorumluluklarımdan kaçmaya çalışırken buldum kendimi, kabul ediyorum. Belki bu da bunun bir yansımasıdır. Eskiden çok şeyi bir arada yürütebilirken şimdi bir veya iki şeyi bile bir arada yürütemiyorum. Canım hiçbir şey yapmak istemiyor, o masanın başına oturmak hiç mi hiç içimden gelmiyor. Bunun anlaşılabilir nedenleri var tabii. Sorumluluklardan kaçmak da bir tür dopamin bağımlılığının kolaylaştırıcısı olmuştur belki. Ama her neyse. Belki de bunların hiçbiri olmamıştır. Ne dersin?
XXIV
…O an, köpek ve ben birbirimize baktık. Belki ben daha çok. Ve o an aramızda o zamana kadar hiç olmamış bir şey oldu. Güvenli bir geçiş hakkı elde etmişim, ama keşke bu zamana kadar yaşadığımız kayıpları telafi edebilseydik. Onu iki kez öldürmeye çalışmış ama başaramamıştım. Birbirimizi anlamıştık ya da bana öyle geliyordu. Söylesene Peter, eğer birbirimizi bu kadar yanlış anlayabiliyorsak neden “sevgi” diye bir sözcük icat ettik?..
(Hayvanat Bahçesi Öyküsü – Edward Albee)
XXV
Anlatılabilir olanın tahminen ne zaman sınırına gelineceğini merak ediyorum. Ne zamandan sonra artık yeni bir söz etmek anlamsız hale gelecek? Yoksa başından beri anlamsız mıydı? Tüm düşünüşler, debelenişler ve anlama ve anlatma çabaları kum havuzundaki küçük birer dalgacıktan ibaret, neden olmasın. Söz senden önce de vardı, senden sonra da olacak. Üstüne üstlük insan olmanın acısı yüzyıllardır anlatılmasına rağmen güneşin altında hiçbir şey değişmezken. “Yok olunca da sesimiz, bu boş kubbede bir hoş sada olarak kalır…” Küçük insanlar olarak fazla ciddiye aldığımız bir işimiz ve fazla ciddiye aldığımız bir hayatımız var. Tüm bu kozmik korku bundan belki. Sadece sen değil, senden öncekiler de boşluğun içinde ufak toz zerreleriydi. Seni onlardan ayıran ne, gençliğin mi? Elbet geçer. Düşünme şeklin mi? senden binlerce hatta milyonlarcası oldu ve olacak. Bu açıdan bakınca hem boşuna geliyor hem de dehşet verici. Evrenin umurunda olmadığının farkında olmak… Ama bu kısa yaşamlarımızı anlamlandırmanın da ufak tefek yolları olmalı. Belli başlı hayatta kalma yöntemleri de diyebiliriz. Sanat orada mı başlıyor peki? İnsan olmanın acısıyla başa çıkma yöntemi. İddialı ve benim boyumdan büyük laflar. Küçük hikâye anlatıcılıkları ve soytarılıklar bizimki, muhtemelen çok da fazlası değil. Bilinen dünyada gelip geçmeyen tek şey, en azından şimdilik, zamadır. Bizim işimiz de bu zaman akıp giderken kimi zaman çetelesini tutmak, kimi zaman çabuk akıp geçmesini kimi zaman da üstüne durup düşünmeyi sağlamaktır. Ve gayrısı, laf-ı güzaf…
XXVI
Bisikletleri hep çok sevmişti zaten. Küçükken ilk bisikletini anımsıyordu; mavi veya kırmızı, üç tekerlekli bir şeydi. Çalındığı zaman çok ağlamıştı. Aradan zaman geçti irili ufaklı bisikletleri oldu. Kendi kendine turlara çıkar, etrafı keşfederdi. Bisikletli bir gezgin. Tek sınırı kendi isteği ve vücudunun sınırlarıydı. Bazen kent içinde bazen de dağda taşta gidebildiği her yere gitmeye çalışırdı. Bisiklet hem yürümek kadar yavaş değildi, hem de uzun vadede daha az yorulurdun. Bu yüzden çoğu zaman onu yürümeye tercih ediyordu. Ama yürümek gibi, yavaş bir seyir halindeyken insanı düşündüren ve aklını, zihnini açan yolculuklar olurdu. İlk bisikletini kendi aldığında gözü gibi bakmaya çalıştı ona. Siyah olduğu için “Kara Şimşek” diyordu. İlk başlarda sıradan bir şey gibi düşündü. Ama daha sonra anladı ki, her yer onundu artık. Dağ, taş, sokak, cadde… Nereye ne zaman gideceğine karışan yoktu ki. Her yere her zaman yanında götüreceği bir arkadaş edinmişti…
XXVII
Hükmü veren de, hükmü bozan da insanın kendisidir. Başkası değil.
XXVIII
Kırmızının adı neden kırmızı ki? Türkçe dilbilimciler ve etimoloji meraklıları bunun “kızarmak, kızıllaşmak kökünden geldiğini söyleyecektir hemen. Onlara yüz puan, ama burada daha başka bir mesele var. Konuştuğum şeyle aramda kurduğum bağ, bir rengin adından fazlası olmalı. Eğer böyle bir bağdan söz edebiliyorsak tabi. İnsanlar ve kültürlerarası etkileşimin temel noktasının dil olduğunu kabul ediyorum, evet. Ama neden birinin ak dediğine diğer kara diyor ki? Ya da benzer kelimeler diller arası dolaşmaya başladığında bunların telaffuzları niye ayrıştı? Bazı harfler bazı alfabelerde olmamasına rağmen fonetik olarak alfabede olmayan seslerle ifade ediliyor, illa ki denk gelmişsinizdir. “ç” ve “ğ” sesleri İngilizcede ve Fransızcada zaman zaman zaman kullanılıyor. Ama benzer sesler benzer anlamlar doğurmuyor. Zaten böyle bir zorunluluktan da bahsetmiyoruz. Belki de dilin bu dokusu, bize coğrafyaların ve kültürlerin insanı ve dili şekillendirme yönünü gösteriyordur. “Ren” ya da “Tuna” Nehri derken bir yandan o şeyin özel adını söylüyoruz. Ama bu aynı zamanda o bölgede yüzyıllardır yaşayan insanların nehir kavramını tanımlama şekli. Çünkü birçoğu başka bir nehir görmedi. Bu tip dilbilimsel farklar işte. Aynı kökten geldiği sanılan dil aileleri, insanlar ve kitleler arasında çizilmiş kadim kültürel sınırlar olabiliyor. Küreselleşme ile birlikte bu sınırların “ortadan kalktığı” yanılgısına kapılabiliriz. Ama bana kalırsa bu sadece bir esnemeden ibaret. Henüz bu tip bir küresel dünya için demo sürümüne dahi geçilmedi. Bir insanın İngilizce konuşurken kullandığı aksanından milliyetini tahmin ettiğimiz sürece de bu böyle devam edecek. Mesele o kişinin telaffuzu değil, kimsenin umuru da değil, mesele böyle bir tahmin yürütmekte. Bu tip dil ve toplum ilişkileri üzerinde düşünüldüğünde farklı sonuçlar doğuruyor ve çok fazla kapı aralıyor. Birbiriyle fazla ilişkili konular. O nedenle de bağlam olarak belki de bir zemine oturtmayı becerememişimdir. Ne de olsa laf lafı açıyor. Belki de son olarak kimin olduğunu hatırlamadığım bir sözle bitirmek şık olur: “Her şey tekstin içindedir.”
XXIX
“Eğer hayatım bir gün sana lazım olacak olursa gel ve al onu.” (Anton Çehov – Martı)
XXX
İçim kıpır kıpır ediyor şu zamanlar. Belki havaların iyileşmesinden, belki de değil. Delicesine dans etmek istiyorum belki de. Sokakta yürürken insanlara gülümsemekten çekinmiyorum mesela. Dışarıdan aksi, huysuz veya asosyal görünen bir yabancının dışarıya büyük açılımı. Devrimsel sayılabilir. Ama kimin için? Kabuğundan çıkan için mi, yoksa dışarıdakiler için mi. dışarıda insanlar her şeye rağmen yaşamaya devam ediyor. Senin dışında ilerleyen bir hayat var. Ve bu hayata karışarak kendini ödüllendirmek acımasızca olurdu. Son zamanlarda kendi içimde bilerek veya bilmeyerek yaptığım tartışmalarda vardığım sonuç bu. Ritme ayak uyduracağım, güleceğim ve “ayağa kalkacağım”. Yerde olup olmamam önemli değil. Buna gerçekten ihtiyacım olup olmaması da. Belki aklımdakileri çok iyi yansıtamıyorumdur. Zihin akışını şeffaflaştırma işini edebiyatçılar elbette benden iyi yapacaktır. Ama içimde kulak vermem gereken bir ses var. Ve o sese onlardan daha iyi bir isim koyabileceğimi düşünüyorum: İçimdeki tüm halkları özgürleştiriyorum. Atlar bozkırları geçip, ormanlardan denize ulaşıncaya dek. Rüzgârı karşılarına alarak ve durmaksızın. Yol onları nereye çıkarırsa…
XXXI
Ölüm öldü.
XXXII
Okumayacağını bildiğim satırlar yazım ısrarla. Yeniden ve yeniden. Silip attığım oldu mu bilmiyorum. Ama bir kere bile sormadığından eminim. Yıllar içinde değişen çok da bir şey olmamış. Yıllar önce de birine şiir yazdığımda ona okuturdum ama “Bunu sana yazdım” diyemezdim. Utangaçlıktan olsa gerek. Veya bunu söyleyecek cesaretim olmadığından. Şimdilerde ise yine benzer bir döngüdeymişim gibi geliyor. Ama bir şeyleri söylememem gereken bir döngü bu. Elimi kolumu sıkı sıkıya bağlayan bir çelişki. Bir taraftan gelmeni isteyip de bir yandan git diye yalvaran bir çocuk gibi. Oyuncağı ya da çocukluk aşkı başkasının elinde kıymetlenen bir çocuk gibi. Onlarcası geçip gidiyor işte böyle. Keşkeler biriktiriyoruz. Bazen seni sende aradığım hissediyorum. Yaklaştıkça uzaklaşıyor musun, yoksa hiç yakın olmamış mıydın? En olmadık zamanda çıkagelen ve elini uzatan sen miydin? Peki ya sana kırgınlıklarım? Ne kadar haklı olduğumu bilmediklerim. Belki onlar da bir çocuk mızmızlığıyla olup bitmişti. Sana gerçekten bir şeyler anlatmaktansa, böyle şımarıklıklara başvuruyorum. Belki de sana tüm olanı biteni anlatmaya cesaretim yoktur. İlk sorduğunda yalan söyledim. Ya da karşılıklıydı. İkimizin de birbirini sınadığı bir tereddüt çizgisiydi. Her geçen gün gerçeği ya da olacak olanları biraz daha erteliyor, ama sönümleyemiyorum. O gün olduğunda ya tüm bunlar büyük bir patlamayla sönüp gidecek, ya da hiçbir şey olmamış gibi nasıl tanıştıysak öyle yolumuza devam edeceğiz. Sana yalan söylemedim. Sana gerçeği de söylemedim. Söylenecek çok şey vardı, ama artık bir önemi kalmadı. Sana verdiğim sözler kaldı belki bir tek. Onları tutmak için insancıl ya da geçerli bir nedenim kaldı mı emin değilim. Belki de ilk yapmak istediğim doğruydu. Bir daha ne zaman nerede karşılaşırız sence? Boş ver. Hoşça kal.
XXXIII
Sanırım en başta söylenecek şeyi en son söylemek için zaman geldi. Bir maceranın veya yolculuğun sonu. Kendim için yazma alıştırmaları yapmaya başladığımda aslında daha kısa ve kolay yoldan sonuca ulaşabileceğim şeylerle ilgileniyordum. Günün sonunda bu üşengeçliğim 7 Ses Oyunları’na dönüştü. Şimdiyse içim pek razı olmasa da Mekanikler üstüne bir son söz ve son mekanik eklemenin zamanı geldi.
Mekanikler’in amacı, aslında hep gözümüzün önünde olanı göstermek veya ortak düşünme biçimlerimizi fark etmeye yönelik bir davette bulunmaktı. Yola çıkarken bu konuda istediğim gibi bir sonuç elde edebileceğimden emin değildim. Ancak tüm bu sürecin sonunda her şeyin bir “mekanik” olarak dönüştürülebileceğini öğrendim. Aslında çıkış noktası Vseolod Meyerhold’un biyomekanik oyunculuk tekniğinden geliyor. İsim kendi içinde ilginci: Biyomekanik. Düşünüldüğüne insanlar olarak düşünme ve davranış pratiklerimizin tıpkı biyolojik bir makine gibi olduğunu ya da rutinlerimizin bir robottan çok da farklı olmadığını anımsatan bir sözcüktü bu benim için. Dolayısıyla da mekanikler tanımını böyle bir yerden kurarak başladım. Dediğim gibi, aslında daha uzun soluklu bir düşünme dinamiği geliştirmek istiyordum. Ama şimdiye kadarki 33 mekanik, bir örnek veya ön çalışma olarak derlendi. Bundan sonrası için kapı daima okuyucu ve izleyici lehine açık. Burada karşılaştığınız hikâye, deneme ve alıntıların, benim tabirimle gevezeliklerin, an itibariyle bir amacı var. Seni yola çıkarmak veya yoldaysan da yalnız olmadığını hatırlatmak. Çünkü oralarda bir yerlerde, aynı gökyüzüne bakıp aynı hayalleri kuran ya da aynı soruları soran başkaları da olduğunu bilmek, insan olmanın acısıyla başa çıkmanı veya bir zor zamanında onların seni anlayabileceğini sürekli hatırlatacak.
Yaptığım şey yanlıştı, sana tüm bu deneyimi açıklamak yerine deneyimi sana bırakmalıydım. Bunu bir açıklama değil, yazarın yazdığına ve okuruna naçiz bir vedası olarak kabul et. Son olarak Turgut Uyar’ın bir şiiriyle bitirelim: “Durma kendini hatırlat, Durma göğe bakalım…”


